19.5.22

#92

Arka planda 

#92

Pencerelerin yanıp sönen sarı sıcak ışıklarından kayarak akıp giden gecenin içinde; odalarımızda kendi kendimizle bakışan hallerimizden eksilerek azalıp biten sevgimizin gücünde; şarkılarımızda yeniden ve yeniden oluşturulan ândan yetinmeyerek tekrarlanan çâresiz hallerimizin nedeninde; doldurulan kadehlerin sallantılarından hareketlenerek tutuşup yiten alevli hislerimizin âhenginde; kesişti yolu insanın, yaşamın gözden kaçan tozlu bir rafıyla.


30.4.22

#Felsefe Notları - 8

Arka planda 

#Felsefe Notları - 8

   Büro saat altıda boşalmaya başlıyor, bir saat sonra sadece acil sunumlar ve raporlar üzerinde çalışanlar kalıyor ve bunların bazılarının masa başında karşıladığı uzun gece, saat bir civarında gelen Coca-Colalar ve pizzalarla kesintiye uğruyor.
   Güneş ufka yaklaşırken gökdelenin cam kaplamasına portakal rengi bir ışık düşürüyor. Bugün başarılan neydi?  Çalışanlardan biri bir müşteriye Slovenya'dan elma ithalatının karmaşık vergileri hakkında tavsiyelerde bulundu. Bir diğeri, beş batı Afrika ülkesindeki satış vergilerinin karşılaştıran bir makale yazdı. Üçüncüsü tanıtım kartları verdi ve gelen üç yüz telefonu kaydetti. Bu başarılanların, zaman perspektifinden bakınca önemlerini bir miktar yitireceğinden kuşku yok. 29 Temmuz gününün öğleden sonrasının ajandası, bundan 3 yıl sonrasında, bir zamanlar titiz bir şekilde, iş arkadaşlarıyla yapılacak toplantılara ayrılan birer saatlik kısımlara bölünmüş olmalarına karşın, artık onların isimleri bile seçilemez olup, neredeyse tamamen anlaşılmaz hale gelecek.
   Danışmanlık Servisi'nden bir çalışan, her akşam yaptığı gibi Kent'e dönmek üzere London Bridge istasyonuna gidecek ve yol üzerindeki süpermarkette durup bir şişe şarap ve peynir soslu tavuk göğsü alacak. Gün boyunca binadan hiç çıkmamış, çünkü bir Amerikan medikal diagnostik firması tarafından yapılmış yatırımların grafik analizini hazırlamakla ve Denver'deki bir proje üzerinde çalışan iş arkadaşlarının e-postalarını yanıtlamakla uğraşmış. Klimalı binadan dışarı adımını attığında, dışarıdaki havanın ne kadar sıcak olduğunu, nehrin ne kadar eskilerden kalmış gibi göründüğünü, yaşayan ne kadar çok insan olduğunu ve bu insanların boyutlarının ve davranışlarının birbirlerinden ne kadar değişik olduğunu fark edip şaşırıyor.
   İstisna bir şekilde, bu gece vagonun yarısı ona kalıyor. 12 yıldır hep aynı yolculuğu yapıyor. Yaz güneşinin yatık gelen ışığında, dümdüz kırlardan yükselen biçilmiş ot kokusu pencerelerden girerken nostaljiye kapılıyor. Ayaklarını karşısındaki koltuğa uzatıyor ve geçmişe, her şeyin hemen hemen aynen böyle göründüğü, havanın aynen böyle sıcak ve açık olduğu, fakat annesinib hâlâ hayatta, çocuklarının doğmamış ve kendisinin henüz boşanmamış olduğu başka gecelere gidiyor. Bir zamanlarki tüm o zor, gereksiz ve üzücü şeyleri düşünüyor, ama kendi kusurlarını ve kaçırdığı fırsatları da yukardan, uzaktan, sakin ve dokunaklı bir bakış açısıyla görüyor, sanki yaşamı kötü bir melodramdan başka bir şey değilmiş ve kendisi de bu filmin yarı sempatik, yarı iğrenç kahramanıymış gibi.
   Apartman dairesi sessiz ve suçlu. Muhasebeci, Thames kıyısında IT ile toplantı yapar ve bir stajyere karşı sinirlerine hakim olmaya çalışırken burada hiçbir şey yerinden kıpırdamamış. Sabah duşundan sonra banyo havlusunun aceleyle kanepenin üzerine atılmış olduğunu görüyor. İşin zorluğu, böyle bir günü nasıl sona erdireceğini bilmekte. Kafası, bürodaki işler yüzünden, en yüksek konsantrasyona kurulu bir yay gibi. Sanki reflekslerini amansızca sınayan bir bilgisayar oyunu oynuyormuş da, bilgisayarın fişi birdenbire çekilivermiş gibi hissediyor kendini. Sabırsız ve huzursuz, fakat aynı zamanda da bitkin ve kırılgan bir halde. Önemli hiçbir şeye girişebilecek durumda değil. Bir şey okumak olanaksız elbette, çünkü samimi bir kitap yalnızca zaman değil, metnin etrafında, benzetmelerin ve gerilimlerin ortaya çıkacağı ve çözüleceği, bomboş bir duygusal çayır da gerektirir. O, hayatında daima tek bir şeyi iyi yapacak galiba.
   Yorgunlukla gergin bir enerjinin bu tuhaf karışımı için işe yarar tek çözüm şarap. Büro uygarlığı, kahve ve alkolün etkisinde sert kalkış ve inişler olmadan işlemeye pek elverişli değil. Son işlem, bir Şili şarabının ve akşam haberlerinde günün suçlarının ve felaketlerinin uyku getiren, tümüyle dertsiz bir şekilde tekrarının şefkatli rehberliğinde gerçekleşecek.

                                   

 Alain de Botton - Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı*

16.4.22

#91

Arka planda

#91

Ağaçların gölgesinin en koyusunda buluşalım, belirgin bir sakinliğin içinde. Esen soğuk rüzgarlarıyla sonbaharın; salınan giderek yalnızlaşan dalların, etrafa süzülen sarı yaprakların yanıbaşında.
Beklemezken; hiç, geleceğini...
 

22.3.22

#90

Arka planda 

#90

Akşam sarısında, uzaklara atılan yılgın bakışlarımızda belirsiz bir yorgunluk seziliyor. Samimi oturmalarında sıcak kış bahçelerinin, duyulan sohbetlerinde tanınmaz insanlığın, bittikçe tükenen günlerimizin, haykırılsa da aldırmazlığında düşüncelerimizin; ardında yine kendimiz varız. Odaklanmış halde belli bir ân'ın şahitliğine; elden kaçırarak daima tutulamaz, bulunamaz gerçek hâlin.


12.3.22

#89

Arka planda 

#89

"Nereye baksam, seni görüyorum
 Neyi işitsem, seni duyuyorum
 Hayatımı arıyorum
 Hayatımı ellerine bırakıyorum

 Neye tutunsam, yıkılıyorum
 Nereye gitsem, kayboluyorum
 Sıcaklığını arıyorum
 Hayatımı ellerine bırakıyorum

 Ne kadar ölsem, diriliyorum
 Şu koca kainatta, seni özlüyorum
 Hayatımı ellerine bırakıyorum."

-Açık Seçik Aşk Bandosu
 

18.2.22

#Felsefe Notları - 7

 #Felsefe Notları - 7

      Teknolojimiz ne denli güçlü ve şirketlerimiz ne denli karmaşık olursa olsun, modern çalışma yaşamının en dikkati çeken özelliği belki de, sonuçta bakış açımızın bir yönüne kaynak oluşturan içsel bir olgudur: Yaptığımız işin bizi mutlu gerektiği yolunda, çoğu kişi tarafından paylaşılan bir kanıdır yani. Tüm toplumlar işe daima çok büyük önem vermiştir, ama çalışmanın bir ceza yahut eziyet olmadığını düşünen ilk toplum bizimkisidir. İlk kez biz, finansal bir zorunluluğun yokluğunda bile çalışmamız gerektiğini düşünüyoruz. İş seçimimizin bizim kimliğimizi belirleyeceği o denli benimsenmiştir ki, yeni tanıdığımız kişilere sorduğumuz en ısrarlı soru, nereli oldukları ya da ana babalarının kimler olduğu değil, ne yaptıklarıdır ve anlamlı bir varoluşa giden yolun mutlaka, kazançlı bir iş kapısından geçmesi gerektiğine dair varsayım çok güçlüdür.
      Bu her zaman böyle değildi. M.Ö. 4. yüzyılda Aristo, insanın ruhsal tatminiyle parasal durumunun arasında yapısal bir uyumsuzluktan söz ettiğinde, iki bin yıldan daha uzun sürecek bir yaklaşımı dile getiriyordu. Çünkü Yunan düşünüre göre, finansal ihtiyaç kölelere ve hayvanlara mahsustu. Kol emeği, aklın tüccar yanları gibi durumlar psikolojik bozukluğa yol açardı. Yurttaşlara, müziğin ve felsefenin armağan edeceği yüksek zevkleri yaşama fırsatını ancak, özel bir gelir ve boş geçen bir yaşam verebilirdi.
      Erken Hristiyanlık Aristo'nun yaklaşımına, çalışmanın getireceği sefaletin Adem'in günahlarından kefaret etmek için uygun ve güvenli bir yol olduğu şeklinde, daha da karanlık bir doktrini kattı. Yeni bir ses ancak Rönesans gelince duyulmaya başlandı. Leonardo ve Michelangelo gibi büyük sanatçıların biyografilerinde, pratik çalışmanın şeref ve şanından ilk kez söz edildiğini duyarız. Bu yeniden değerlendirmelere ilk önceleri sadece sanatsal çalışmayla ve hatta bunun en yüceltilmiş örnekleriyle sınırlıysa da, zamanla hemen hemen tüm uğraşları kapsar hale geldi. 18. yüzyılın ortalarında Diderot ve D'Alembert, Aristo'nun tavrına doğrudan karşı çıkarak, ekmek yapmada, kuşkonmaz ekmede, bir yel değirmenini kullanmada, demirden gemi çapası yapmada, kitap basmada ve bir gümüş madenini işletmede var olan özel dehayı ve zevki kutsayan makalelerle dolu, 27 ciltlik Encyclopedie'lerini yayınladılar. Bu metinlere, bu tür işlerin yapılmasında kullanılan aletleri gösteren resimler eşlik ediyordu.

 
Bunların arasında kasnaklar, maşalar ve mengeneler, okuyucuların tam olarak ne işe yaradığını her zaman anlamayabileceği, ama yine de, ustalık gerektiren, saygın amaçlara yönelik bir çabaya yardım eden şeyler olduğunu kabul edecekleri birtakım aletler vardı. Alexandre Deleyre, Normandiya'daki bir iğne yapım atölyesinde bir ayını geçirdikten sonra, bir metal kütlesini, düğmeleri dikmede kullanılan ve genellikle pek dikkat edilmeyen o becerikli aletlerden birine dönüştürmek için gereken 15 aşamanın saygıyla tarif edildiği, Encyclopedie'nin belki de en etkileyici makalesini yazdı.
      Ciddi bir bilgi özeti olmak iddiasındaki Encyclopedie aslında, çalışmanın soyluluğuna yazılmış bir şükran şarkısıydı. Diderot, "Sanat" adlı bölümde, sadece 'liberal' sanatlara (Aristo'nun Müzik ve Felfesesine) saygı gösterip, bunların (saat yapmak ve ipek dokumak gibi) mekanik eşdeğerlerini görmezden gelenlere çatarak, içindekileri açığa vurdu: "Liberal sanatlar kendi övgü şarkılarını yeterince söyledi; şimdi seslerini mekanik sanatları övmek için çıkarmalılar artık. Liberal sanatlar, mekanik sanatları, çok uzun zamandır önyargılarla yaklaşılmalarına yol açan aşağılamalardan kurtarmalıdır."
      18. yüzyıl burjuva düşünürleri böylece, Aristo'nun formülünü baş aşağı çevirdiler: Yunanlı düşünürün boş gezmekle özdeşleştirdiği ruhsal tatminler bu kez çalışma dünyasına aktarılırken, finansal bir karşılığı bulunmayan işlerin önemi tümüyle boşaltılıp, bunlar eğlence meraklısı kişilerin rastgele gösterdiği bir ilgi durumuna düşürüldü. Bir zamanlar, çalışan birinin insan olması mümkün değil gibi görülmüşken, şimdiyse boşta gezen birinin mutlu olması mümkün görünmüyordu.
      İşle ilgili yaklaşımlarda görülen bu evrimin, aşka dair düşüncelerde de şaşırtıcı paralelleri vardı. 18. yüzyıl burjuvazisi bu konuda da, zevkli olan gerekli olana bağladı. Cinsel tutkuyla, bir aile biriminde çocuk büyütmenin pratik gereksinimleri arasında bir çelişki bulunmadığını ve dolayısıyla -tıpkı bir parasal kuruluştan zevk alınabileceği gibi- evlilikte de aşk ilişkisi olabileceğini savundular.
      Avrupa burjuvazisi bizimi hâlâ mirasçısı olduğumuz bu gelişmeleri başlatarak, gerek evliliği, gerekse çalışmayı, o güne dek aristokratlar tarafından karamsar - yahut belki de gerçekçi- bir şekilde, sadece aşk maceralarında ve hobilerde görülebilen ruhsal tatminler diyarına terfi ettirecek ciddi adımlar attı.
                           

                    Alain de Botton - Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı*

1.1.22

#88

 #88

Père Lachaise Mezarlığı - Paris

Gelin bugün farklı bir yazı olsun. Ocak 2020'nin ilk günlerinde adımladığım Paris'in filmlere konu olmuş mezarlığı Pere Lachaise'e doğru gidelim. Yeni yılın ilk ve sakin gününde bir şeyler yazmak, geriye doğru bazı unutulmuş hisleri hatırlamak amacıyla.

Günlerden bir pazar 12 Ocak 2020'de Paris'te kapalı bir hava vardı, olağan olarak ama bu yazının havasıyla gayet uyumluydu. Pere Lachaise'e yürüyerek gitmeyi planladım kaldığım yerden, 5 km'lik bir rota oluştu, bu şekilde şehri yürüyerek keşfetme şansım da vardı.
 
Yoldan birkaç bakış açısı vermeden devam etmeyelim elbette. 
 


Yolumda ilerlerken Bastille Meydanı yakınlarında bir pazar yeri dikkatimi çekti, Ayhan Sicimoğlu'nun Paris Gezisi bölümünde bu pazara uğramıştı, şaşırdım, sanıyorum o da bir pazar günü geziyordu ^^.
 

Şöyle bir yürüyüş yapıp reyonlarda yürüyüşüme devam ettim. Sonunda Paris'te mutlaka gideceğim dediğim yerlerden biri olan Pere Lachaise'in giriş kapısı kendini göstermişti.
 

Kapıda durup Ayhan Sicimoğlu'nun bölümde yaptığı gibi bir konuşma videosu çektikten sonra ilk adımlarımı attım kendisine.
Ayhan abinin konuşmasını merak edenler için buraya ekleyeceğim şimdi; (konuşma 14:30 ile 15:50 arasında)
 


İlk adımım öncesi Fazıl Say'dan Yaşamaya Dair'i açtıktan sonra kendimi etrafın görüntüleriyle yürümeye bıraktım.
 

 

 
Mezarlıkta ziyaret etmek istediğim kişiler vardı; Chopin, Edith Piaf, Oscar Wilde ve Ahmet Kaya'nın mezarlarına uğradım.Yürüyüş esnasında bir ara gözüm bir mezar taşına takıldı, üstünde buruşturulmuş kağıtlar, iki ucu açık kurşun kalemler vardı. Biraz tedirginlikle kim olduğunu anlamak için yaklaştığımda şu yazıyla karşılaştım. "Marcel Proust / 1871 - 1922" Garip bir tesadüftü, planlamıyordum kendisine uğramayı, şöyle birkaç saniye bakıştık. Sonra ben yoluma devam ettim. 
Fotoğraflar arasında Oscar Wilde'ın "Dorian Grey'in Portresi" kitabından alıntılar yapacağım.


"Sana gerçeği söylüyorum. Sahip olunan her türlü fiziksel ve zihinsel ayrıcalığın felâkete sürükleyen bir yanı vardır; devrik kralların sendeleyen adımlarında izini sürebileceğimiz türden bir felâket. Diğerlerinden farklı olmamak daha iyidir. Çirkinler ve aptallar bu dünyada her şeyin en güzeline sahiptirler. Kafaları son derece rahat, ağızları bir karış açık öylece oturup oyunu izleyebilirler. Zafer nedir bilmezler belki ama en azından, yenilgiyi de tatmazlar.Hiç istiflerini bozmadan, kayıtsız, gürültüsüz patırtısız yaşayıp giderler; tıpkı hepimizin yaşaması gerektiği gibi."


"Geçip giden her ay sizi korkunç sona biraz daha yaklaştırıyor. Zaman sizi kıskanıyor; gençliğinizin gülleriyle, zambaklarıyla savaşıyor. Zamanla renginiz solacak, yanaklarınız çökecek, gözünüzün feri gidecek. Öyle çok acı çekeceksiniz ki... Ah, gençliğinizin kıymetini bilin. En güzel günlerinizi sıkıcı şeyler dinleyerek, kaybetmeye mahkûm olanı kurtarmaya çalışarak, kendinizi cahil, kaba, adi insanlara adayarak heba etmeyin. Bunlar çağımızın hastalıklı amaçları, yanlış idealleri. Hayatınızı yaşayın! İçinizdeki o muhteşem yaşama sevincini açığa çıkarın! Hiçbir şeyi ıskalamayın. Hep yeni heyecanlar arayın. Hiçbir şeyden korkunuz olmasın... Yepyeni bir hedonizm; işte çağımızın ihtiyaç duyduğu şey budur. Siz bu felsefenin kanlı canlı sembolü olabilirsiniz. Sahip olduğunuz bu kişilikle yapamayacağınız şey yok. Dünya yalnızca bir mevsimliğine sizin... Sizi görür görmez, tam olarak ne olduğunuzun ya da ne olabileceğinizin farkında olmadığınızı anladım. Size dair öyle çok şey beni cezbetti ki size kendinizle ilgili anlatmam gereken şeyler olduğunu hissettim. Heba olup giderseniz çok yazık olacağı düşündüm. Gençliğiniz öyle kısa sürecek ki... Alelade kır çiçekleri solsa dahi yeniden açar. Şu sarısalkım seneye haziranda yine böyle sapsarı açacak. Şu asmanın üzerinde mor yıldızlar açacak; her sene yapraklarının yeşil gecesini mor yıldızlar kuşatacak. Oysa giden nazlı gençliğimiz bir daha geri gelmeyecek. Yirmi yaşımızın o kıpır kıpır neşesi sönüp gidecek. Elimiz ayağımız tutmaz olacak, duyularımız körelecek. Çirkin, zavallı birer kuklaya dönüşeceğiz. O çok korktuğumuz günahların düşüncesi aklımızdan hiç çıkmayacak. Ah gençlik ah! Şu dünyada gençlikten ötesi yalan."
 


"Aramızda, neredeyse ölmeyi dilediğimiz o rüyasız gecelerin ya da dehşet ve biçimsiz mutluluklarla dolu gecelerin ardından daha güneş doğmadan uyanmamış olanımız yoktur herhalde. Böyle gecelerde beynin odacıklarından, gerçeğinden bile daha korkunç, sinsice pusuya yatmış bekleyen hayaletler sızar ve hastalıklı hayallerin musallat olduğu marazi zihinlerin sanatı olarak görüler Gotik sanata bitmeyen zindeliğini veren bir yaşam gücünü beraberinde getirir. Böyle saatlerde titrek, beyaz parmaklar perdelerin arasından içeri süzülür. Hayali siyah nesneler, dilsiz gölgeler gelip odanın köşesine yerleşir. Dışarıda, yaprakların arasından kuş kıpırtıları, işe giden insanların sesleri, tepelerden inip gelen ve sanki hem uyuyanları uyandırmaktan çekinen, hem de uykuyu mor mağarasından çekip almak istercesine sessiz evin etrafında gezinen rüzgârın iç çekişi ve hıçkırışı vardır. İnce, karanlık tül perdeler katman katman kalkır, nesneler esas renk ve biçimlerine kavuşur ve biz yeni doğan güneşin, dünyayı kadim deseninde yeniden yaratışına şahit oluruz. Soluk benizli, yorgun aynalar var olanı taklit etme görevlerine kaldıkları yerden devam ederler. Sönmüş şamdanlar bıraktığımız yerde öylece durmaktadır; yanlarında incelediğimiz açık kitap, baloda yakamıza iliştirdiğimiz çiçek ya da okumaktan korktuğumuz - ya da aksine gereğinden fazla okuduğumuz- o mektup vardır. Bize hiçbir şey değişmemiş gibi gelir. Gecenin gerçekdışı gölgelerinin ardından alışık olduğumuz gerçek yaşam çıkagelir. Kaldığımız yerden devam etmek zorundayızdır; bıkkınlık verici tektipleşmiş alışkanlıkların sürdürülebilmesi için gerekli çabayı devam ettirme zorunluluğu omuzlarımıza çöker. Bazen bir sabah gözlerimizi, karanlıkta gönlümüze göre yeniden tasarlanmış bir dünyaya açmak için çılgınca bir istek duyarız; her şeyin yepyeni biçim ve renklere büründüğü, değişip dönüşebilen, sırlarla dolu, geçmişe dair hemen hemen hiçbir iz taşımayan, her tür bilinçli yükümlülükten ve pişmanlıktan azade, sevinçli anıların hüzünlendirip mutlu anıların acı vermediği bir dünya."
 

Mezar taşları arasından ilerleyerek Oscar Wilde'ın mezarını sonunda gördüğümdeyse, yakınlaşırken içimden şöyle geçiriyordum; "Romanda diyordun ki gençlik hayatta ki en önemli şeydir ve iyi de olsa kötü de olsa tecrübe hayatta çok kıymetlidir. Şuan dediklerini yapmaya çalışmış biri olarak burada bulunuyorum. Umuyorum haklısındır.."
 
Yaşamaya Dair'i dinleyerek mezarlıkta yürümek pek mantıklı bir hareket değilmiş, çünkü tekrar tekrar dinledikçe ve etrafın görüntüleriyle içimde farklı ve tam tanımlayamadığım şeyler hissetmeye ve tedirgin olmaya başlamıştım. Altta ki fotoğrafta ki görüntüyse artık müziği kapatıp, bu mezarlıktan çıkmam gerektiğini hissettirmişti o ân da. 



Bende öyle yaptım, çıkarken son bir şarkı açmak istemiştim şansıma ne gelirse diye. Spotify'daki "Père Lachaise'e doğru, Paris'te her adımda." listemden başlayan şarkı ise Duman - Yanıbaşımdan olmuştu.
 

Son olarak Pere Lachaise de alınmış bir kayıtla oluşturduğum videoyu bırakıp, yazıyı sonlandırıyorum.



ve son bir alıntıyla;
"Hayatın mahvolmasına gelince; gelişimi yarım kalmadıkça hiçbir hayat mahvolmaz."
Umuyorum yaşayacağımız bu yıl hayatımızın gelişiminin kaldığı yerden devam ettiği ve güzel günlerin yaşandığı bir yıl olur.
 
Görüşmek dileğiyle.
-Vios

15.12.21

#87

Arka planda 

#87

Çiçekleri Umudumuzun 

 

Çok olun, çocuklar, çok olun,
yüzlerce olun, binlerce olun, onbinlerce.
Daha çok olun, daha çok olun,
yapraklar kadar, balıklar kadar çok olun.
 
Bu dünya ne tek tek yaşamakta,
bu dünya ne rakının, ne şarabın içinde,
bu dünya ne parada, ne pulda,
ne kalleşlikte, ne zulümde.
Bu dünya aşkın içinde, alın terinde.
 
Çok olun, çocuklar, çok olun,
el ele verin, çocuklar, el ele,
yaşayın dünyayı doya doya,
açın kapıları, camları güneşe,
ne yeise kapılın, ne korkuya,
çok olun, çocuklar, çok olun,
el ele verin, çocuklar, el ele.
 
Mutlu olmak varken bu dünyada
geceler geldi kapımıza dayandı kapımıza,
olduk acımızla sarmaş dolaş,
bekledik düşümüzle koyun koyuna.
 
Çok olun, çocuklar, çok olun,
yapraklar kadar, balıklar kadar çok olun,
el ele verin, çocuklar, el ele,
bütün gündüzler sizin olsun,
yaşayın dünyayı doya doya.
 
Çocuklar, çiçekleri umudumuzun.
 
                                             A. Kadir
 
 

4.12.21

#86

 Arka planda

#86

Son sayfamızda bugün; serin hafif rüzgarıyla güvercinler, sonbaharın ıssız gelişi ağır ağır yaklaşırken; sessizlikle hislerimizi yükseltiyorlar, bizi kendimize getiren dönüşleriyle etrafımızda. Kim bilir nelerle yıpranmış, parçalanmakta hatıralarımız yerlerinden kıpırdamak istemiyor; dokunuyor bilmeden ve un ufak ediliyoruz kendi ellerimizce. Oysa mecburuz mevsimlerce dökülmeye, çıplaklığa, çiçeklenirken yeniden kandırmaya zamanın esiri benliğimizi. Biliyorum; kelimeler hislerinde bulurken her kalpteki yerlerini, birden hazırlıksız yakalanacağız; evrenin senaryosunda gülümseyen hiçliğimize.
 
 

20.11.21

#85

 Arka planda

 #85

İlk yağmur habersizce geldi mevsimin gizlenen başlangıcında. Ankara'yla aramızda durgun duvarlar varken, ihtiyacımızın olduğu ânda. Ağaçların şahitliğine yaz'ın sonu düşülürken her bir damlada, nefeslerimiz bir kez daha nedensiz tazeleniyor. Gözlerimiz ve ellerimiz çekilirken serin aydınlığa, geçişi biterken ansızın gelen yağmurun, son sözüm geçici dünyaya; hep aynı.
 

16.10.21

#84

Arka planda 

#84

Eksik bir şey yok hayatımızda, fazlasıyla olanlar var; gürültü var, bir günün baş döndürücü hızı var, ayrı yaşamların aşılmaz sınırları var, her ân değişen hallerimizin tedirginliği var, nefeslerimizin sıhhati karşısında yetinmezliğimiz var, ne çok şey var yazılsa ağırlığı kağıda tutunamaz.
Eski yaşam var; ne fazlası ne azıyla, normal bir gün mesela, çareler arasında biçare oturduğumuz o günler.
Yeni yaşam var; hiç fazlası çok azıyla, garip bir gün mesela, ihtimalsiz, çekinik geçirdiğimiz şu günler.
Olsun, hatırlamak ve hatırlanmak güzel şey hatıraların samimiyetiyle.
 
 

25.9.21

#Felsefe Notları - 6

Arka planda 

#Felsefe Notları - 6

    Doğa bizi hiçbir kusura eğilimli yaratmamıştır. Çünkü doğa insanları tertemiz, özgür yaratmıştır. Bizim hırsımızı uyandıracak hiçbir şeyi açıkta koymamıştır. Altını, gümüşü, uğrunda çiğnendiğimiz, ezildiğimiz her şeyi ayaklarımızın altına atmış; onları çiğneyelim, üstlerine basalım diye.
    Yüzümüzü de göğe yükseltmiş çünkü doğa, göz kamaştıran, hayran olunacak eserlerini başımızı kaldırıp görmemizi istemiş: Yıldızların doğuşunu, batışını ve hızla dönen uzayı; gündüz yeryüzünün, gece göğün görüntülerinin perde perde açmasını; yıldızların bütün uzayla karşılaştırınca yavaş, ne büyük mesafeyi hiç durmadan hızla aşıp durdukları düşünülürse de çok hızlı gidişlerini, karşı karşıya geldikleri zaman Güneş ve Ay'ın tutulmalarını; ister bir düzen içinde olup bitsin, isterse birdenbire yaratılan nedenlerle patlayıversin birçok şaşılmaya değer olayı; geceleyin yıldız kaymalarını, genişleyen gökte patlamadan, hiç gürültü çıkarmadan çakan şimşekleri, sütunlar, direkler gibi alevlerin yarattığı nice değişik şekilleri görelim istemiş.
    Doğa başımızın üstünde dönüp duracak olanları işte böyle düzenledi. Ama altını, gümüşü ve -bunların uğrunda hiçbir zaman huzur bulamadığımız- demiri bize güvenmesinde bir sakınca varmış gibi yere gömdü. Uğruna savaştığımız bu madenleri topraktan çıkaran biziz, kendimize gelecek tehlikelerin nedenlerini, araçlarını, toprağın altına yayılmış ağırlıklarını biz kazıp çıkardık, onları başımıza felaket getirsin diye kaderin eline biz teslim ettik. Toprağın en derinlerinde yatan şeylere en büyük değeri vermekten utanmadık.

                                                                                Seneca

 

                              Seneca and Socrates, (MS 3.yy)

12.9.21

#Felsefe Notları - 5

 Arka planda

#Felsefe Notları - 5

     Gerçekten ihtiyaç duyduğumuz şey, hayat yönelik tutumumuzun değişmesidir. Kendimizin de bunu öğrenmesi ve dahası umutsuz insanlara hayattan ne beklediğimizin önemi olmadığını, önemli olanın hayatın bizden ne beklediğini olduğunu öğretmemiz gerekir. Hayatın anlamını sorup durmak yerine, kendimizi her gün ve her saat yaşam tarafından sınanan insanlar olarak düşünmemiz gerekir. Cevabımız sözle ve meditasyonla değil, doğru eylem ve doğru tavırla olmalıdır. Hayat, nihai olarak sorunlara yönelik doğru cevaplar bulmak ve her bireyin sürekli karşısına çıkardığu görevleri tamamlamaktır.
     Bu görevler, dolayısıyla hayatın anlamı da kişiden kişiye ve zamandan zamana değişir. Bu yüzden de hayatın anlamını genel olarak tanımlamak imkansızdır. Hayatın anlamına ilişkin sorular asla topyekün ifadelerle cevaplanamaz. "Hayat" belirsiz değil, çok gerçek ve somut bir şeydir; tıpkı hayatın görevlerinin çok gerçek ve somut olması gibi. Bunlar insanın, her bir kişi farklı ve özgün olarak yazgısını oluşturur. Hiçbir insan ve hiçbir yazgı, başka bir insan ve yazgıyla kıyaslanamaz. Hiçbir durum kendini tekrar etmez ve her durum farklı bir cevap gerektirir. Bazen insanın kendisinin içinde bulunduğu durum, onun kendi kaderini eylemiyle değiştirmesini gerektirir. Başka zamanlarda, derin derin düşünme ve bu sayede değerlerin farkına varma fırsatını kullanması insan için daha avantajlıdır. Bazen insan sadece kaderini kabul etmek ve çarmıhını taşımak zorundadır. Her durum kendine özgüdür ve her zaman karşımızdaki durumun getirdiği sorunun doğru bir yanıtı vardır.
     İnsan, kaderinin acı çekmek olduğunu fark ederse, ıstırabı kabul etmeyi de bir görev olarak benimseyecektir; bu onun tek ve kendine özgü görevidir. Istırap içinde bile evrende biricik ve yalnız olduğunun farkına varmalıdır. Kimse onu ıstırabından kurtaramaz veya ıstırabı onun yerine yüklenemez.
Onun özgün fırsatı, yükünü taşıma biçimindedir. 
 

                                                         Viktor E. Frankl - İnsanın Anlam Arayışı

 
 

5.9.21

#83

Arka planda  

#83

Akşamın karanlığı kaplıyorken uzak dağların ardını ve senin her bir yanını, klasik bir duruşla kabulleniyorsun uğradığın bozgunu. Gözlerin, izlediğin satırların çizgisinden; ellerin, tutunduğun kaleminden güç buluyor, zamansızlığın planlandığı bu masanın başında.

18.8.21

#82

Arka planda

#82

Son sayfanın içinde yaşarken günlerini yaz'ın kavrayıcı sıcaklarıyla birlikte, akşamüstü terasının geleceği hissettiren rüzgârı yüzünde; kendi halinde salınan ezginin içtenliği, mavi, gökyüzünde. Sabahlarının erken denizine bırakırken kendini, bütünleniyorsun yaşamıyla doğanın; ardında kalırken yine şu gün.

27.7.21

#81

Arka planda  

#81

Fikret abiden selamlarla tekrar harflerin peşine düşmek iyi hissettiriyor; sakin, huzurla. Akşamüstlerinden kaçmadan, neredeyse dokunarak ege'nin sularında olmak tazeledi nefeslerimizi, gözlerimizi ve hislerimizi. Denizin sularına bırakırken kendini yavaşça, gözkapaklarının taşıdığı yük ege'ye karışıyor, bir oluyor seninle. Soluksuz ilerlerken mavilerine doğru, geri çekiliyorsun insanlığın sınırlarına. Hissederken hala o sınırın yakınlığını, üzgünsün; gidemeyişinden korkularının üzerine. Bir gün diyorsun, suların dalgalanışı alevlenmişken günbatımının renkleriyle, çözülüp seni sımsıkı bağlayan kıyıdan, ufuklara yol alacağım, ürkek halimizle, cesaret ederek.


15.7.21

#Felsefe Notları - 4

Arka planda 

Arka planda - 2 

#Felsefe Notları - 4

"Her hakikat eğri büğrüdür, zamanın kendisi de bir dairedir."

     
     Düşmekten ve kaybetmekten korkuyoruz. Elimizdekilere sahip çıkmak ve daha fazlasına sahip olmak üzere kurmuşuz düzenimizi. Kaybetmeyi, tökezleyip düşme ihtimalini yok sayıyoruz zihnimizde var ettiğimiz dünyada. Yerçekimini ortadan kaldırdığımız bir dünya var etmişiz kendimize. Hiç düşmeyecek, hiç kaybetmeyecek ve hiç sarsılmayacakmışız gibi bir dünyada görüyoruz kendimizi. Ve düşmek bu nedenle sarsıyor bizi. Düşebileceğimize dair en küçük bir ihtimali, bir fikri bile barındırmak istemiyoruz çünkü zihnimizde. Ancak yerçekimi gerçek. Bizi her uyandığımız yeni günde çekmeye, yüksekte duranları düşürmeye ve sahip olduklarımızı elimizden almaya niyetli. Onun görevi bu. Yukardakini aşağıya çekmek. Ağır olanı, yükü çok olanı ve en yüksektekini daha çok çekmeyi istemek onun arzusu. On kiloluk bir demiri bir kiloluk bir demirden daha iştahlı çeker o. Ağırlaştıkça, yükümüzü artırdıkça yerçekiminin iştahını artırıyoruz biz de. Salyalarını akıtıyoruz onun, çünkü ona verilen görev de bu. "Çek!" denildi ona zamanın birinde. "Kütlesi olan ne varsa çek ve yükselmesine izin verme!"
     Bu nedenle yerdeyiz işte. Zemindeyiz. Bizler aşağıdayız, yıldızlar, güneş ve bulutlar yukarda. Onlar dans ederken biz savaştaki saflarımızı güçlendirmekle meşgulüz. Onlar şarkı söylerken bizler ölüm ve intikam naraları atmaktayız. Ve bizi yukarı çekecek olan da bu. Önce zeminde olduğumuzu hatta zeminin de altında dipte olduğumuzu bilmeliyiz. Önce bunun farkına varmalıyız ki yükselmeye istek bulalım. En yüksek dağların kökü yerin en dibinde kalanlardır. En yüksek kulelerin temelleri yerin metrelerce altına gömülmüştür. Yükselmek için, bulutlara ve yıldızlara erişmek için köklerimizi en dibe daldırmalıyız. İyileşmek için kötülüğü tanımalıyız. Yükselmeyi idrak edebilmek için düşmeyi çok iyi anlamalıyız. Yoksa yüksek bir dağ olabilir miyiz?
     Bir zaman döngüsüne kapılmışız. Sürüklenip gittiğimiz bu akıntıda arada sırada benzer olaylara tanık oluyoruz. Birbirine benzer insanlarla birbirine benzer olaylar yaşıyor, birbirine benzer konuşmalar yapıyoruz. Hayatın garip olduğu hissini yaşadığımız bu anlar aslında bir zaman döngüsünün varlığını da en çok hissettiğimiz anlardır. Tanıdık geliyor yaşadığımız bazı şeyler, ben bu cümleyi daha önce söylemiştim ya da bu cümleyi daha önce başkasından da duymuştum diye düşünüyoruz. Peki, neden böyle? Neden birbirine bu kadar benzer şeyleri hayatımızın farklı evrelerinde yaşamaya maruz kalıyoruz? Bu durumda öğrenmemiz gereken şey nedir?
     Nietzsche'nin "Bengi Dönüş" diye isimlendirdiği felsefesi, aynı hayatı sonsuz defa aynı şekilde yaşadığımız üzerine kuruludur. Bu hayatı sonsuz defa aynı şekilde yaşadığımızı ve hiçbir şeyin değişmediğini düşünün. Bu durum üzerine oldukça karanlık bir manzara çizer Nietzsche. En başta insanı oldukça ürperten bu zihinsel akıl yürütmenin amacı insanı bir kapana, bir çıkmaz sokak içine hapsetmek ve bunca çıkmazdayken geriye sadece tek bir çıkış yolu yaratmaya zorlamaktır.
     Unutmayın, Nietzsche'nin amacı aydınlığı değil karanlığı getirmektir ve bizden kendi aydınlığımızı yaratmamızı istemektir. Onun ulaşmak istediği en büyük dağı budur. Kendi ışığını kendi yakabilen insanlara ulaşmaktır onun gayesi. Peki her geldiğimiz hayatta kendini tekrar eden bir döngüye gireceksek ulaşacağımız çıkış noktası ne olabilir? Değişmeyen bir sistemin içinde hapsolan bizlerin elinden ne gelebilir ki? İşte bu noktada bizden Bugün Aslında Dündü (Groundhog Day) filmindeki Phil gibi olmamızı ister Nietzsche. Her sabah aynı güne uyanan Phil, artık elinden hiçbir şey gelmediğini anladığında kaderine razı olur ve içine hapsolduğu hayattan zevk almaya karar verir. Bahsettiğim bu durum Nietsche'nin kaderini sevmek üzerine kurmuş olduğu ve Stoacıların da üzerinde çok durduğu "Amor Fati" görüşüdür.
     Madem aynı şeyleri sonsuza kadar aynı şekilde yaşayacağım o halde bana yaşadığım bu kaderi sevmekten başka bir şey kalmıyor diye düşündürür. Ve bu varsayımlarla, kişiyi yaşadığı hayatı, yaşadığı haliyle sevmeye zorlar.
    Nietzsche'nin bengi dönüşü belki de doğru olmayabilir ancak bizi böyle bir senaryoda çaresiz bırakmakta epey güçlüdür. Bu görüşün doğruluğundan ziyade böyle bir dünyaya nasıl bakardık, onu nasıl yaşardık bunun üzerine kısa süreliğine de olsa düşünmek faydalı olabilir.

"İnsan da tıpkı ağaç gibi göğe ve ışığa ne kadar ulaşmak isterse, kökleri toprağa,aşağıya, karanlığa, derine ve kötülüğe ulaşmak için o kadar çabalar."

 
Nietzsche - Kaderini sev, çünkü aslında hayatın bu / Tamer Şanlıoğlu
 
 
 
 

20.6.21

#Felsefe Notları - 3

 Arka planda

#Felsefe Notları - 3

 "Hemen burada en başında cüretkâr bir iddiada bulunmak istiyorum: Öleceğimiz gerçeği hakkımızdaki en önemli gerçektir. Yaşamlarımızda bundan daha ağır hiçbir şey yoktur. Elbette bu hakkımızda başka önemli gerçekler olmadığı manasına gelmez. İnsanlar sever, çalışır, seks yapar, arkadaşlıklar kurar, yaşam boyu sürecek projelere girişir, yoğun duygular yaşar, başkalarının ölümünü bile izlerler. Bunlar önemsiz değildir. Yaşayan insan için, bu şeylerden en azından bazılarını içermeyen bir hayat yaşamaya değmez (belki başkalarının gözünde yaşamaya değer olabilir, örneğin kişinin anne-babasının). Çoğumuz için, hakkımızdaki tek önemli gerçek olan bir gerçek yoktur. Ölüm de bizim için tek önemli gerçek değildir.Ama en önemlisidir."
 
"Pek çok antik filozof için, eğer insan yaraşır bir hayat sürmek istiyorsa, o zaman kendisinin temel unsuru olarak ölüm gerçeği ile boğuşmak zorundadır. Ne olursa olsun, yaraşır bir hayat bir yanılsamanın pençesindeki biri tarafından yaşanamaz.
Tabii ki Aurelius'un çağdaşlarının çoğu, tıpkı bizim gibi, ölümlülüğümüzü yaşama dâhil etmeye çabalamaz.Aksine onu ayrıştırmaya çalışırız. Bunun yapmanın pek çok yoluna sahibiz. Çoğunlukla ölümü göz ardı ederiz. Ölüm asla gelmeyecekmiş gibi geleceği planlarız. Ölüme dair farkındalığı yalnızca bir tehditle karşılaştığında ortaya çıkan diğer hayvanlar gibi hareket ederiz. Bir anlamda öleceğimizi biliriz. Ölümümüzün bizim sonumuz olacağını, onun bir başarı ya da hedef olmadığını ve onun kaçınılmaz ve belirsiz olduğunu biliriz.Ve yine de bu bilgi altında sanki bizimle hiçbir alakası yokmuşçasına ezilip büzülürüz. Ölüm, geldiğinde,temel bir imkânlılıktan ziyade, her zaman bir şok, dışarıdan bir darbedir. Ölüme, -yani başkalarının ölümüne- o başkalarının kim olduğu hakkında bir şey olmaktan ziyade onların başına gelmiş bir şeymiş gibi tepki veririz. Eğer ölümü kim olduğumuz hakkında bir şey olarak görmüş olsaydık, kendimizi de eşit bir biçimde ölümlü olarak görebilirdik. Çoğumuz için, en azından çoğu zaman, bu katlanması çok güç bir şeydir."

                                                               Todd May - Ölüm
 

17.6.21

#80

Arka planda  

#80

Hilâl asılmışken gökyüzünde
Bulutlar serilirken dağların üstüne
Âhengiyle belirirken yıldızlar gecenin içine
Sımsıcak kavranırken ince bellinin hislerinde
Sen can veriyorsun; Gün batımı.

30.5.21

#79

Arka planda 

#79

Duraksız yaşanan ân'ın hüznü içinde
dünyanın rüzgârları hafifçe yüzümde
gecenin sessizliği sinen baharın dalından
bakışlarım bırakırken kendini boşluğa.